1. KONFERANS
Gerçekçilik
Bir kere, başlangıç diye bir sorunumuz var, yani nasıl edip de şu
bulunduğumuz yerden, ki burası da henüz hiçbir yer, karşı kıyıya gideceğimiz.
Basit bir köprü sorunu bu, taş taş üstüne koyup bir köprü kurma sorunu.
İnsanlar her gün bunun gibi yığınla sorun çözüyor. Çözüyorlar ve yollarına
devam ediyorlar.
Nasıl olmuşsa olmuş, bu
hallolmuş diyelim. Diyelim ki köprü kurulmuş ve üstünden geçilmiş, diyelim ki
onu aklımızdan çıkarabiliriz. Bir önceki mekânımızı şimdi geride bıraktık. Şimdi
öteki taraftayız, olmak istediğimiz yerde.
Elizabeth Costello bir yazar, 1949
doğumlu, ki bu onu altmış altı yaşında yapar, altmış yedisinden gün alıyor.
Dokuz roman, iki şiir kitabı, kuşların yaşamı üzerine bir kitabı, kuşların
yaşamı üzerine bir kitap, bir de gazete yazılarından derlediği bir kitap
yayımlamış. Avustralyalı. Melbourne’de doğmuş ve 1972’le 1984 yılları arasında
İngiltere ve Fransa’da geçirdiği dönem dışında hep Melbourne’de yaşamış, halen
de orada. İki kez evlenmiş. Evliliklerinden birer çocuğu olmuş.
Son on yıl içinde Elizabeth
Costello'nun çevresinde küçük bir eleştiri endüstrisi oluşmuş; hatta üç aylık
bir Elizabeth Costello Haber Bülteni çıkaran bir Elizabeth Costello Derneği
bile var.
1995 baharında, kazandığı Stowe Ödülü’nü almak için Amerika'ya, Altona
Üniversitesi’ne gitmiş, ya da gider (buradan sonra şimdiye geliyoruz).
ELIZABETH: Niye kabul ettim gelmeyi, hatırlamıyorum.
Ödül iki yılda bir dünya
çapında bir yazara verilmekte ve bu yazar eleştirmenler ve yazarlardan oluşan bir
jüri tarafından seçilmektedir.
ELIZABETH: Bunca sıkıntıya yok yere girmişim gibime geliyor.
Stowe ailesinin mirasıyla finanse edilen ödülü kazanana, 50.000 dolarlık
para ödülünün yanında bir de altın madalya sunulmaktadır. Birleşik
Devletler’deki en büyük edebiyat ödüllerinden biridir.
ELIZABETH: Töreni boş vermelerini, çeki postayla yollamalarını isteseydim
keşke. Bir başkası gibi yazmamak için sarf ettiğim onca çabadan sonra, böyle mi
oldu şimdi?
Neo-liberalizm konusunda ne
düşünüyor, peki ya kadın sorunu, Aborjinlerin hakları, günümüz romanı? Temel
mesajınız nedir söyleyebilir misiniz?
ELIZABETH: Mesaj mı? Bir mesaj vermeye mecbur muyum?
Peki olayları bir erkeğin gözünden anlatmak, size kolay geldi mi?
ELIZABETH: Kolay mı? Hayır. Kolay olsaydı uğraşmaya değer olmazdı zaten.
Asıl güçlük bu ötekiliği, kendin dışında birini, ötekini yaratmak. Onun hareket
edeceği bir dünya yaratmak.
Son romanlarınız, bir geri
dönüşle, yine Avustralya’da geçiyor. Avustralya’yı nasıl gördüğünüzle ilgili
bir şeyler söyleyebilir misiniz? Sizin için Avustralyalı bir yazar olmak ne
ifade ediyor? Avustralya, en azından Amerikalılar için oldukça uzak bir ülke.
Yazarken bunun bilincinde misiniz: Dünyanın öteki ucundan mı sesleniyorsunuz
insanlara?
ELIZABETH: Dünyanın öteki ucu. Bu ilginç bir ifade biçimi. Bugün,
Avustralyalıların büyük çoğunluğu için, pek öyle kabul edilir bir şey değil bu.
“Nereye göre dünyanın ucu?” diye
soracaklardır. Ben, ne olursa olsun anlamlı buluyorum bu ifadeyi, söz konusu
anlamı tarih hileyle dayatmış olsa da. Bir ‘aşırılıklar ülkesi’ değiliz –daha
çok uzlaşmacı olduğumuzu söyleyebilirim- ama uçlarda yaşıyoruz. Uçlarda yaşadık
çünkü herhangi bir yönde anlamlı bir direniş olmadı. Düşmeye başlarsak bizi
durduracak kimse yok.
Ödül sahnesini geçiyoruz. Anlatımı aşırılık derecesine varacak biçimde
uzatmak sağlıklı olmaz, çünkü hikaye anlatımı, dinleyiciyi ya da izleyiciyi
gerçek dünyanın zaman ve mekan kavramlarının kaybolduğu, bunların yerini
kurmaca zaman ve mekanın aldığı bir rüya ortamına sokmayı gerektirir. Rüyaya
müdahale etmek, hikayenin kurmaca olduğuna dikkat çeker ve gerçekçi yanılsamayı
bozar. Öte yandan, eğer belirli sahneleri atlamazsak bütün bir akşamı burada
geçirmemiz gerekecek. Bu atlamalar
metinde değil, sahnede olup bitenler atlanmakta.
ELIZABETH: Bayanlar baylar, ilk kitabımı 1955’te yayımladım, o zamanlar
Dünyanın Öteki Ucundakiler için kültür başkenti sayılan Londra’da yaşıyordum.
Postayla gönderilen o paketi teslim aldığımı dün gibi hatırlıyorum, yazar için
basılan okuma kopyaları. Basılı ve ciltli o kopyayı elime aldığımda, doğal
olarak, dehşete düşmüştüm, gerçek bir şey, inkâr edemeyeceğim bir şey. Ama içim
içimi yiyordu. Hemen telefona sarılıp yayıncımı aradım. ‘Örnek kopyalar
kütüphanelere gönderildi mi?’ diye sordum. Aynı gün öğleden sonra gönderilmiş
oldukları konusunda teminat alana kadar içim rahat etmedi, her yere gitmişti,
her şeyden önemlisi, British Museum’a da gönderilmişti. En büyük tutkum buydu:
British Museum’un raflarında yer almak.
İnsan bu tür açık yürekli bir içtenliği gülünç bulmaya başlıyor zamanla.
Yine de merakımın ardında ciddi bir kaygı vardı, bu kaygının ardında da itiraf
etmesi daha zor, acıklı bir şey.
Açıklayayım. Yazdığınız kitabın çürüyüp gidecek tüm kopyalarını görmezden
gelebilirsiniz –satın alan olmadığı için rutubetten çürüyecek, açılıp bir-iki
sayfa okunduktan sonra, yüzlerine karşı esnenerek sonsuza değin bir daha
dokunulmamak üzere bir kenara bırakılacak, deniz kenarındaki otellerde ya da
trenlerde unutularak kaybedilecek bütün kopyaları boş verebilirsiniz- ama en
azından tek bir kopyanın, okuma amaçlı değil de, koruma amaçlı olarak, güvenli
bir yerde saklandığını, ona böyle bir yuva sağlandığını, sonsuza dek ona ait
olacak bir rafta bir yeri olduğunu hissedebilmeniz gerekir.
O telefon edişimde madalyonun bir yüzü buydu; eğer bu ölümlü beden, bir gün
yok olacaksa, en azından yarattıkları aracılığıyla yaşamayı sürdüreyim.”
Elizabeth Costello şöhretin geçiciliği üzerinde durur. Geçiyoruz.
Konuma geri döneyim, ‘Gerçekçilik Nedir?’
Burada hiç kimse gerçekçilik
hakkında bir şey duymak istemiyor.
Franz Kafka’nın bir öyküsü var – herhalde hepiniz biliyorsunuzdur-: Bir
maymun giyinip kuşanır, eğitimli bir topluluk karşısında bir konuşma yapar. Bir
konuşmadır bu, ama aynı zamanda bir sınav, sözlü bir sınavdır. Maymun hem
izleyicilerin dilini konuştuğunu kanıtlamak zorundadır, hem de onların
topluluğuna girmeye uygun davranış ve konuşma biçimlerini becerebildiğini
göstermek zorundadır.
Gerçekçilik denen şeyi
düşündüğüm zaman buz kalıplarında donup kalan köylüler geliyor aklıma. Kokmuş
iç çamaşırlarıyla Norveçliler. Neden buna ilgi duyuyorsun? Burada Kafka’nın
yeri ne? Bunun Kafka’yla ne ilgisi var?
ELIZABETH: Kafka’yla neyin ne ilgisi var, kokmuş iç çamaşırının mı?
Evet. Kokmuş iç çamaşırıyla,
burunlarını tıkayan insanlarla. Sen bu tür şeyler hakkında yazmıyorsun ki. Kafka
bunları yazmadı.
ELIZABETH: Hayır, Kafka burnunu tıkayan insanlarla ilgili bir şey yazmadı.
Ama Kafka, zavallı eğitimli maymununun, dişisini nerede ve nasıl bulacağını
düşünmeye vakit ayırdı. Sahiplerinin sırf o gönlünce kullansın diye ürettiği,
pek de terbiye edilememiş olan o azgın dişiyle karanlıkta yalnız bırakıldığında
başına neler geleceğini düşünmeye de vakit ayırdı. Kafka’nın maymunu yaşamın
içine yerleşmiştir. Önemli olan bu yerleşmişliktir, yaşamın kendisi değil. Onun
maymunu tıpkı senin ve benim gibi yerleşiktir, senin benim içimde yerleşik
olman, benim senin içinde yerleşik olmam gibi. Maymunun peşinden ayrılmaz, ağza
alınmaz acı sona kadar gider; kitabın sayfalarında bunun izi olsa da olmasa da,
böyledir. Kafka bizim uyuyakaldığımız boşluklar uyanık kalmasını bilmiştir.
Kafka’nın yeri işte burası.
İğrenç bu. Böylesine yazar denmez, onun işi hayvanat bahçesinde bakıcılık
yapmak. Hayvanların özel yaşam hakkı yok mu bizim kadar?
ELIZABETH: Hayvanat bahçesindeyseler, hayır. Eğer gösteride rol
oynuyorlarsa hayır. Oynamaya başlıyorsan, artık özel yaşam diye bir şeyin
olamaz. Sonuçta, yıldızlardan, teleskopla onları seyretmek için izin istiyor
musun? Yıldızların özel yaşamına ne diyorsun?
Yıldızlar kaya kütleleridir.
ELIZABETH: Öyle mi? Ben onların milyonlarca yıllık ışığın izleri
olduklarını sanıyordum.
(konferans devam)
Neden size Kafka’nın öyküsünü hatırlatıyorum? Doğal çevresinden koparılıp
bir yabancı eleştirmenler topluluğu karşısında gösteri yapmaya zorlanan bir
maymunu mu oynayacağım? Umarım böyle düşünmezsiniz. Ben sizden biriyim, farklı
bir türden değilim.
Öyküyü biliyorsanız, monolog biçiminde kurgulandığını hatırlayacaksınız,
maymun tarafından seslendirilen bir monolog. Bu biçimde, ne konuşmacının ne de
izleyicinin, dışarından birinin gözüyle izlenmesine imkan vardır. Çünkü tüm
bildiğimiz, konuşmacının ‘gerçekte’ bir maymun olmayabileceğidir, kendini maymun
sanan, tıpkı bizler gibi bir insan da olabilir; ağır bir ironiyle, sırf
sanatsal kaygılarla kendisini bir maymun olarak sunan bir insan da. Eşit
olasılıkla, bu izleyiciler, sandığımızın aksine, yanakları sakallı al yüzlü
beyefendiler değil; sessizce oturarak dinlemeyi becerebilecek düzeye erişmiş
maymunlar da olabilir.
Bilmiyoruz. Bu öyküde gerçekte neler olup bittiğini bilmiyoruz ve şundan
kuşku yok ki asla bilemeyeceğiz. Bir insan insanlara mı sesleniyor, bir maymun
maymunlara mı sesleniyor, bir maymun insanlara mı sesleniyor, bir insan
maymunlara mı sesleniyor ( gerçi bu son olasılık bence çok güçlü değil), yoksa
bir papağan papağanlara mı konuşuyor, bilemeyeceğiz.
Bir zamanlar biliyorduk. Metin bize, ‘Masada bir bardak su var,’ dediğinde,
gerçekten de bir masa ve üstünde bir bardak su olurdu, onları görmek için tüm
yapmamız gereken metnin söz aynasına bakmaktı.
Ama bütün bunlar sona erdi. Söz-ayna, öyle görünüyor ki, kırılıp paramparça
oldu ve asla tamir edilemeyecek. Salonda neler olup bittiğiyle ilgili, tıpkı
benim gibi siz de tahmin yürütebilirsiniz; insanlarla insanlar, insanlarla
maymunlar, maymunlarla insanlar, maymunlarla maymunlar. Belki de salonun
kendisi bir hayvanat bahçesi. Sayfadaki sözler artık yoklamada birer birer
ayağa kalkmayacak, ‘Ne anlama geliyorsam o anlama geliyorum!’ demeyecekler.
Böyle bir zamanda çıktım karşınıza. Umarım maymun mu kadın mı olduğumla,
dahası siz sevgili izleyicelerimin
maymun mu insan mı olduğunuzla ilgili saçma sapan birtakım laflar ederek
bu kürsünün saygınlığını hiçe saydığımı düşünmüyorsunuzdur. Öykünün anafikri bu
değil, diyorum ben, ama öykünün anfikrinin ne olduğuyla ilgili bir şeyler
dayatacak değilim. Bir zamanlar kim olduğumuzu söyleyebileceğimize inanırdık.
Şimdi yalnızca kendi rolümüzü oynayan oyuncularız. Zemin yok oldu. Yok olan
zeminin saygıdeğer bir şey olduğuna inanmak bu kadar zor olmasaydı, bunun
trajik bir gelişme olduğunu düşünebilirdik – oysa şimdi bir yanılsama gibi
geliyor bize, ancak odadaki herkesin bakışlarının odaklanmasıyla gerçekleşebilecek
yanılsamalardan biri. Bir an çekin gözleriniz, ayna yere düşüp kırılacak,
paramparça olacak.
Öyleyse burada karşınızda dururken, kendimden emin olmamak için yeteri
kadar gerekçem var. Beni bu ödüle layık gördüğünüz için sizlere şükran duyuyor
olsam da, adımın bu ödülü benden önce kazanan bütün saygın adlarla birlikte
anılması sayesinde zamanın kıskanç kollarından kurtulacağımı bilsem de,
gerçekçi olmak gerekirse, saygı gösterdiğiniz ve yaşamda bir amacım olmasını
sağlayan kitaplarımın, önce hiç okunmaz olup ardından tamamen unutulmasının
yalnızca zaman meselesi olduğunu hepimiz pekala biliyoruz. Ayrıca böylesi
doğrudur. Çocuklarımıza ve onların çocuklarına bıraktığımız yükün,
hatırlamalarını istediğimiz şeylerin bir sınırı olmalı. Onların kendi dünyaları
olacak, biz bu dünyada olabildiğince az yer kaplamalıyız. Teşekkür ederim.”
Konuşma iyi olmadı. Bu yüzden hayal kırıklığına uğradığına eminim. Çok
hazırlık yapmıştın bunun için.
ELİZBETH: Konuşmada bir terslik yoktu.
Başlığa uygun değildi. Örnek
vermek için Kafka’ya başvurmasan daha iyi olurdu. Daha iyi metinler var.
JELİZBETH: Var mı?
Evet, daha iyi, daha uygun metinler var. 2000’lerinn Amerikasında
yaşıyoruz. Insanlar Kafka’dan söz edilmesini istemiyor artık.
ELİZBETH: Peki ne duymak istiyorlar?
Daha kişisel şeyler. İlle de
çok samimi olması gerekmiyor. Ama izleyici geçmişin etrafına demir kabuk
örülmesini hoş karşılamıyor artık. Bir erkek yaparsa, belki biraz daha Kabul
görür, ama kadından bekledikleri bu değil. Bir kadının böyle bir zırh kuşanması
gerekmiyor.
ELİZBETH: Ama erkeğin zırh kuşanması gerekiyor?
Eğer böyle bir sorun varsa,
erkeklerin sorunu bu. Biz ödülü bir erkeğe vermedik.
ELIZABETH: Neyse ne. İyi iş çıkardık.
Çek sağlam bir yerde mi?
ELIZABETH: Çek de, madalya da, her şey güvende.
No comments:
Post a Comment