Thursday, May 28, 2015

1. KONFERANS
Gerçekçilik
Bir kere, başlangıç diye bir sorunumuz var, yani nasıl edip de şu bulunduğumuz yerden, ki burası da henüz hiçbir yer, karşı kıyıya gideceğimiz. Basit bir köprü sorunu bu, taş taş üstüne koyup bir köprü kurma sorunu. İnsanlar her gün bunun gibi yığınla sorun çözüyor. Çözüyorlar ve yollarına devam ediyorlar.
Nasıl olmuşsa olmuş, bu hallolmuş diyelim. Diyelim ki köprü kurulmuş ve üstünden geçilmiş, diyelim ki onu aklımızdan çıkarabiliriz. Bir önceki mekânımızı şimdi geride bıraktık. Şimdi öteki taraftayız, olmak istediğimiz yerde.
Elizabeth  Costello bir yazar, 1949 doğumlu, ki bu onu altmış altı yaşında yapar, altmış yedisinden gün alıyor. Dokuz roman, iki şiir kitabı, kuşların yaşamı üzerine bir kitabı, kuşların yaşamı üzerine bir kitap, bir de gazete yazılarından derlediği bir kitap yayımlamış. Avustralyalı. Melbourne’de doğmuş ve 1972’le 1984 yılları arasında İngiltere ve Fransa’da geçirdiği dönem dışında hep Melbourne’de yaşamış, halen de orada. İki kez evlenmiş. Evliliklerinden birer çocuğu olmuş.
Son on yıl içinde Elizabeth Costello'nun çevresinde küçük bir eleştiri endüstrisi oluşmuş; hatta üç aylık bir Elizabeth Costello Haber Bülteni çıkaran bir Elizabeth Costello Derneği bile var.
1995 baharında, kazandığı Stowe Ödülü’nü almak için Amerika'ya, Altona Üniversitesi’ne gitmiş, ya da gider (buradan sonra şimdiye geliyoruz).
ELIZABETH: Niye kabul ettim gelmeyi, hatırlamıyorum.
Ödül iki yılda bir dünya çapında bir yazara verilmekte ve bu yazar eleştirmenler ve yazarlardan oluşan bir jüri tarafından seçilmektedir.
ELIZABETH: Bunca sıkıntıya yok yere girmişim gibime geliyor.
Stowe ailesinin mirasıyla finanse edilen ödülü kazanana, 50.000 dolarlık para ödülünün yanında bir de altın madalya sunulmaktadır. Birleşik Devletler’deki en büyük edebiyat ödüllerinden biridir.
ELIZABETH: Töreni boş vermelerini, çeki postayla yollamalarını isteseydim keşke. Bir başkası gibi yazmamak için sarf ettiğim onca çabadan sonra, böyle mi oldu şimdi?
Neo-liberalizm konusunda ne düşünüyor, peki ya kadın sorunu, Aborjinlerin hakları, günümüz romanı? Temel mesajınız nedir söyleyebilir misiniz?
ELIZABETH: Mesaj mı? Bir mesaj vermeye mecbur muyum?
Peki olayları bir erkeğin gözünden anlatmak, size kolay geldi mi?
ELIZABETH: Kolay mı? Hayır. Kolay olsaydı uğraşmaya değer olmazdı zaten. Asıl güçlük bu ötekiliği, kendin dışında birini, ötekini yaratmak. Onun hareket edeceği bir dünya yaratmak.
Son romanlarınız, bir geri dönüşle, yine Avustralya’da geçiyor. Avustralya’yı nasıl gördüğünüzle ilgili bir şeyler söyleyebilir misiniz? Sizin için Avustralyalı bir yazar olmak ne ifade ediyor? Avustralya, en azından Amerikalılar için oldukça uzak bir ülke. Yazarken bunun bilincinde misiniz: Dünyanın öteki ucundan mı sesleniyorsunuz insanlara?
ELIZABETH: Dünyanın öteki ucu. Bu ilginç bir ifade biçimi. Bugün, Avustralyalıların büyük çoğunluğu için, pek öyle kabul edilir bir şey değil bu. “Nereye göre dünyanın ucu?” diye soracaklardır. Ben, ne olursa olsun anlamlı buluyorum bu ifadeyi, söz konusu anlamı tarih hileyle dayatmış olsa da. Bir ‘aşırılıklar ülkesi’ değiliz –daha çok uzlaşmacı olduğumuzu söyleyebilirim- ama uçlarda yaşıyoruz. Uçlarda yaşadık çünkü herhangi bir yönde anlamlı bir direniş olmadı. Düşmeye başlarsak bizi durduracak kimse yok.
Ödül sahnesini geçiyoruz. Anlatımı aşırılık derecesine varacak biçimde uzatmak sağlıklı olmaz, çünkü hikaye anlatımı, dinleyiciyi ya da izleyiciyi gerçek dünyanın zaman ve mekan kavramlarının kaybolduğu, bunların yerini kurmaca zaman ve mekanın aldığı bir rüya ortamına sokmayı gerektirir. Rüyaya müdahale etmek, hikayenin kurmaca olduğuna dikkat çeker ve gerçekçi yanılsamayı bozar. Öte yandan, eğer belirli sahneleri atlamazsak bütün bir akşamı burada geçirmemiz gerekecek. Bu atlamalar metinde değil, sahnede olup bitenler atlanmakta.
ELIZABETH: Bayanlar baylar, ilk kitabımı 1955’te yayımladım, o zamanlar Dünyanın Öteki Ucundakiler için kültür başkenti sayılan Londra’da yaşıyordum. Postayla gönderilen o paketi teslim aldığımı dün gibi hatırlıyorum, yazar için basılan okuma kopyaları. Basılı ve ciltli o kopyayı elime aldığımda, doğal olarak, dehşete düşmüştüm, gerçek bir şey, inkâr edemeyeceğim bir şey. Ama içim içimi yiyordu. Hemen telefona sarılıp yayıncımı aradım. ‘Örnek kopyalar kütüphanelere gönderildi mi?’ diye sordum. Aynı gün öğleden sonra gönderilmiş oldukları konusunda teminat alana kadar içim rahat etmedi, her yere gitmişti, her şeyden önemlisi, British Museum’a da gönderilmişti. En büyük tutkum buydu: British Museum’un raflarında yer almak.
İnsan bu tür açık yürekli bir içtenliği gülünç bulmaya başlıyor zamanla. Yine de merakımın ardında ciddi bir kaygı vardı, bu kaygının ardında da itiraf etmesi daha zor, acıklı bir şey.
Açıklayayım. Yazdığınız kitabın çürüyüp gidecek tüm kopyalarını görmezden gelebilirsiniz –satın alan olmadığı için rutubetten çürüyecek, açılıp bir-iki sayfa okunduktan sonra, yüzlerine karşı esnenerek sonsuza değin bir daha dokunulmamak üzere bir kenara bırakılacak, deniz kenarındaki otellerde ya da trenlerde unutularak kaybedilecek bütün kopyaları boş verebilirsiniz- ama en azından tek bir kopyanın, okuma amaçlı değil de, koruma amaçlı olarak, güvenli bir yerde saklandığını, ona böyle bir yuva sağlandığını, sonsuza dek ona ait olacak bir rafta bir yeri olduğunu hissedebilmeniz gerekir.
O telefon edişimde madalyonun bir yüzü buydu; eğer bu ölümlü beden, bir gün yok olacaksa, en azından yarattıkları aracılığıyla yaşamayı sürdüreyim.”
Elizabeth Costello şöhretin geçiciliği üzerinde durur. Geçiyoruz.
Konuma geri döneyim, ‘Gerçekçilik Nedir?’
Burada hiç kimse gerçekçilik hakkında bir şey duymak istemiyor.
Franz Kafka’nın bir öyküsü var – herhalde hepiniz biliyorsunuzdur-: Bir maymun giyinip kuşanır, eğitimli bir topluluk karşısında bir konuşma yapar. Bir konuşmadır bu, ama aynı zamanda bir sınav, sözlü bir sınavdır. Maymun hem izleyicilerin dilini konuştuğunu kanıtlamak zorundadır, hem de onların topluluğuna girmeye uygun davranış ve konuşma biçimlerini becerebildiğini göstermek zorundadır.
Gerçekçilik denen şeyi düşündüğüm zaman buz kalıplarında donup kalan köylüler geliyor aklıma. Kokmuş iç çamaşırlarıyla Norveçliler. Neden buna ilgi duyuyorsun? Burada Kafka’nın yeri ne? Bunun Kafka’yla ne ilgisi var?
ELIZABETH: Kafka’yla neyin ne ilgisi var, kokmuş iç çamaşırının mı?
Evet. Kokmuş iç çamaşırıyla, burunlarını tıkayan insanlarla. Sen bu tür şeyler hakkında yazmıyorsun ki. Kafka bunları yazmadı.
ELIZABETH: Hayır, Kafka burnunu tıkayan insanlarla ilgili bir şey yazmadı. Ama Kafka, zavallı eğitimli maymununun, dişisini nerede ve nasıl bulacağını düşünmeye vakit ayırdı. Sahiplerinin sırf o gönlünce kullansın diye ürettiği, pek de terbiye edilememiş olan o azgın dişiyle karanlıkta yalnız bırakıldığında başına neler geleceğini düşünmeye de vakit ayırdı. Kafka’nın maymunu yaşamın içine yerleşmiştir. Önemli olan bu yerleşmişliktir, yaşamın kendisi değil. Onun maymunu tıpkı senin ve benim gibi yerleşiktir, senin benim içimde yerleşik olman, benim senin içinde yerleşik olmam gibi. Maymunun peşinden ayrılmaz, ağza alınmaz acı sona kadar gider; kitabın sayfalarında bunun izi olsa da olmasa da, böyledir. Kafka bizim uyuyakaldığımız boşluklar uyanık kalmasını bilmiştir. Kafka’nın yeri işte burası.
İğrenç bu. Böylesine yazar denmez, onun işi hayvanat bahçesinde bakıcılık yapmak. Hayvanların özel yaşam hakkı yok mu bizim kadar?
ELIZABETH: Hayvanat bahçesindeyseler, hayır. Eğer gösteride rol oynuyorlarsa hayır. Oynamaya başlıyorsan, artık özel yaşam diye bir şeyin olamaz. Sonuçta, yıldızlardan, teleskopla onları seyretmek için izin istiyor musun? Yıldızların özel yaşamına ne diyorsun?
Yıldızlar kaya kütleleridir.
ELIZABETH: Öyle mi? Ben onların milyonlarca yıllık ışığın izleri olduklarını sanıyordum.
(konferans devam)
Neden size Kafka’nın öyküsünü hatırlatıyorum? Doğal çevresinden koparılıp bir yabancı eleştirmenler topluluğu karşısında gösteri yapmaya zorlanan bir maymunu mu oynayacağım? Umarım böyle düşünmezsiniz. Ben sizden biriyim, farklı bir türden değilim.
Öyküyü biliyorsanız, monolog biçiminde kurgulandığını hatırlayacaksınız, maymun tarafından seslendirilen bir monolog. Bu biçimde, ne konuşmacının ne de izleyicinin, dışarından birinin gözüyle izlenmesine imkan vardır. Çünkü tüm bildiğimiz, konuşmacının ‘gerçekte’ bir maymun olmayabileceğidir, kendini maymun sanan, tıpkı bizler gibi bir insan da olabilir; ağır bir ironiyle, sırf sanatsal kaygılarla kendisini bir maymun olarak sunan bir insan da. Eşit olasılıkla, bu izleyiciler, sandığımızın aksine, yanakları sakallı al yüzlü beyefendiler değil; sessizce oturarak dinlemeyi becerebilecek düzeye erişmiş maymunlar da olabilir.
Bilmiyoruz. Bu öyküde gerçekte neler olup bittiğini bilmiyoruz ve şundan kuşku yok ki asla bilemeyeceğiz. Bir insan insanlara mı sesleniyor, bir maymun maymunlara mı sesleniyor, bir maymun insanlara mı sesleniyor, bir insan maymunlara mı sesleniyor ( gerçi bu son olasılık bence çok güçlü değil), yoksa bir papağan papağanlara mı konuşuyor, bilemeyeceğiz.
Bir zamanlar biliyorduk. Metin bize, ‘Masada bir bardak su var,’ dediğinde, gerçekten de bir masa ve üstünde bir bardak su olurdu, onları görmek için tüm yapmamız gereken metnin söz aynasına bakmaktı.
Ama bütün bunlar sona erdi. Söz-ayna, öyle görünüyor ki, kırılıp paramparça oldu ve asla tamir edilemeyecek. Salonda neler olup bittiğiyle ilgili, tıpkı benim gibi siz de tahmin yürütebilirsiniz; insanlarla insanlar, insanlarla maymunlar, maymunlarla insanlar, maymunlarla maymunlar. Belki de salonun kendisi bir hayvanat bahçesi. Sayfadaki sözler artık yoklamada birer birer ayağa kalkmayacak, ‘Ne anlama geliyorsam o anlama geliyorum!’ demeyecekler.
Böyle bir zamanda çıktım karşınıza. Umarım maymun mu kadın mı olduğumla, dahası siz sevgili izleyicelerimin  maymun mu insan mı olduğunuzla ilgili saçma sapan birtakım laflar ederek bu kürsünün saygınlığını hiçe saydığımı düşünmüyorsunuzdur. Öykünün anafikri bu değil, diyorum ben, ama öykünün anfikrinin ne olduğuyla ilgili bir şeyler dayatacak değilim. Bir zamanlar kim olduğumuzu söyleyebileceğimize inanırdık. Şimdi yalnızca kendi rolümüzü oynayan oyuncularız. Zemin yok oldu. Yok olan zeminin saygıdeğer bir şey olduğuna inanmak bu kadar zor olmasaydı, bunun trajik bir gelişme olduğunu düşünebilirdik – oysa şimdi bir yanılsama gibi geliyor bize, ancak odadaki herkesin bakışlarının odaklanmasıyla gerçekleşebilecek yanılsamalardan biri. Bir an çekin gözleriniz, ayna yere düşüp kırılacak, paramparça olacak.
Öyleyse burada karşınızda dururken, kendimden emin olmamak için yeteri kadar gerekçem var. Beni bu ödüle layık gördüğünüz için sizlere şükran duyuyor olsam da, adımın bu ödülü benden önce kazanan bütün saygın adlarla birlikte anılması sayesinde zamanın kıskanç kollarından kurtulacağımı bilsem de, gerçekçi olmak gerekirse, saygı gösterdiğiniz ve yaşamda bir amacım olmasını sağlayan kitaplarımın, önce hiç okunmaz olup ardından tamamen unutulmasının yalnızca zaman meselesi olduğunu hepimiz pekala biliyoruz. Ayrıca böylesi doğrudur. Çocuklarımıza ve onların çocuklarına bıraktığımız yükün, hatırlamalarını istediğimiz şeylerin bir sınırı olmalı. Onların kendi dünyaları olacak, biz bu dünyada olabildiğince az yer kaplamalıyız. Teşekkür ederim.”
Konuşma iyi olmadı. Bu yüzden hayal kırıklığına uğradığına eminim. Çok hazırlık yapmıştın bunun için.
ELİZBETH: Konuşmada bir terslik yoktu.
Başlığa uygun değildi. Örnek vermek için Kafka’ya başvurmasan daha iyi olurdu. Daha iyi metinler var.
JELİZBETH: Var mı?
Evet, daha iyi, daha uygun metinler var. 2000’lerinn Amerikasında yaşıyoruz. Insanlar Kafka’dan söz edilmesini istemiyor artık.
ELİZBETH: Peki ne duymak istiyorlar?
Daha kişisel şeyler. İlle de çok samimi olması gerekmiyor. Ama izleyici geçmişin etrafına demir kabuk örülmesini hoş karşılamıyor artık. Bir erkek yaparsa, belki biraz daha Kabul görür, ama kadından bekledikleri bu değil. Bir kadının böyle bir zırh kuşanması gerekmiyor.
ELİZBETH: Ama erkeğin zırh kuşanması gerekiyor?
Eğer böyle bir sorun varsa, erkeklerin sorunu bu. Biz ödülü bir erkeğe vermedik.
ELIZABETH: Neyse ne. İyi iş çıkardık.
Çek sağlam bir yerde mi?
ELIZABETH: Çek de, madalya da, her şey güvende.


Monday, May 25, 2015

Başlangıç (diye bir sorun)

1-Giriş : Sahne karanlık.  Romanın ilk paragrafi bu karanlık içinde dış sesle gelecek. Elizabeth ile bilgiler yönetmen tarafından okunurken / söylenirken lokal ışık oyuncu üzerinde aydınlanacak ve oyuncu oynayacağı rolün kostümünü seyirci önünde giyecek.

2- Gerçekçilik konferansı ilgili kısım için kısaltma yapıldı.
3- Oyundaki dış seslerin Sesu ve Ayşe olması konuşuldu.
4- Elizabeth'in kostümü doğal değil gerçekçi olacak.
5-Oyuncu, kostümü oyunun başında giyse de, rolü zamanla, konuştukça giyecek.
6- ilk konferans kısaltilmis haliyle okundu. 5 (?), 10 (hatırlayamadım) dakika
Sürdü.
7- Okunması için "Etin Cinsel Politikasi" yönetmen tarafından oyuncuya tavsiye edildi.
8- Izlek icin : konferans boyunca konuşmayı becerememek..
9- Uzun cümleleri kesmek yerine bu izlek doğrultusunda cümleleri  karakter yararina kullanmak.
10- karaktere bir fikirle yaklasmak ve temsil etmek yerine onu iliklerinde hissetmek, beklemek, beklemek..

Günün Sözü : "...  Kolay olsaydı uğraşmaya değer olmazdı zaten. Asıl güçlük bu ötekiligi, kendin dışında birini, ötekini yaratmak." (sy. 23)

25.05.2015
Bahçe

Sunday, May 24, 2015

sınırlar belirliyse kısmı için lokal ışıklar: oyuncu gider lokal ışığa çarpar sonra diğerine sonra diğerine. ses kaydı: bilim adamlarının ormana bırakılmasıyla ilgili kısım

oyunun başında oyunun kurallarını anlatan video. seyirci o gözle izler. oyun ilk konferansla açılır.


ilk konferans -> kimse kafka okumuyor -> 2 yıl önceki konuşmamda size kafka'dan bahsetmiştim ->

Friday, May 22, 2015

projeksiyonda yazı, yazı o anda yazılmakta. parantez içleri yazıldıktan sonra silinir.

"yönetmen (saim güveloğlu :) ) oyuncudan (ahmet mel.. ahmeti biliyorsunuz zaten) koskoca romanı oynamasını ister. oyuncu bütün romanı ezberler (ya da siz öyle varsayın). roman sekiz bölümden oluşmakta. bütün romanı aktaracak vakit olmadığından, (aslında genel olarak insanların vakti olmadığından, tek perdelik oyunlar makbul olduğundan) oyuncu her bölüm için o bölümdeki duyguyu seyirciye (geçirmek) yaşatmak durumunda. oyuncu bu 7 görevi başarıyla gerçekleştirecek ve sonunda bir kapının önüne gelecek. oyuncu bütün bunları 80 yaşında bir yazarı oynarken yapmak durumunda ya da yavaş yavaş o yazar olacak. oynadıkça kendi bünyesinde bir yazar belirecek. romanda aktarıldığı üzere bu yazar, Elizabeth Costello, son derece sıkıcı bir insan. oyuncu sıkıcı bir yazarı seyirciyi sıkmadan oynamak durumunda. oyuncu ilk göreviyle oyuna başlar: Gerçekçilik nedir?"